Son 200 yıl, diyabet ve patogenezinin anlaşılmasını ve hastalığın 2000 yıl önce ilk klinik olarak tanımlandığı dönemde öngörülemeyen tedavilerin geliştirilmesini sağlamıştır. Günümüze yakın dönemlerde 19. yüzyılın sonlarında, Langerhans tarafından pankreas adacıklarının mikroskobik anatomisinin ilk tanımları, pankreasın endokrin fonksiyonunun tanınmasına yol açmıştır. Birçok araştırmacı pankreasın ürettiği hipoglisemik faktörü izole etmeye çalışmış, ancak Banting, Best, Macleod ve Collip 1921’de insan diyabetini tedavi etmek için “isletin”i çıkarıp saflaştırmayı başarmışlardır. Sonraki 100 yıldaki hızlı bilimsel ilerleme, insülin sentezi, yapısı ve işlevi, modifiye edilmiş sentetik insülinlerin üretimi ve diyabet alt tiplerinin sınıflandırılmasına olanak tanıyan fizyopatolojinin anlaşılmasını sağlamıştır.
Diyabet kontrolündeki gelişmeler, komplikasyon risklerini azaltmıştır. İki yüz yıldan kısa bir sürede, kandaki glikozu ölçememekten, diyabet hastalarına sürekli deri altı insülin infüzyonu ile bağlantılı olarak sürekli kan şekeri takibi sunabilmeye geçtik. Tip 2 diyabetteki biyokimyasal kusurları onarmak ve tip 1 diyabetteki adacıkları ve işlevlerini biyolojik olarak değiştirmek için yeni ilaçlar ve tedavilerle hedefe her geçen gün daha da yaklaşıyoruz.
Bilindiği gibi ; Ebers Tıp Papirüsü, MÖ 1550 yıllarında yazıldığına ittifak edilen ve Mısır’da bulunan bir yazmadır. Adını kendini 1873 yılında dünyaya duyuran ve ANTİK MISIR TARİHİ uzmanı George Maurice Ebers‘ten almıştır. Eski Mısır’a ait, tıp bilgileri içeren en eski ve en önemli yazmadan biridir. Diğeri ise MÖ 1300’lü yıllara ait Brugsch Papirüsüdür. İçerdiği yaklaşık 700 reçete ile eski çağ hekimliğine ışık tutan Ebers Papirüsü, Teb kentinde bir mumyanın kucağında bulunmuştur ve bugün Leipzig Üniversitesi Kütüphanesi’nde korunmaktadır. Timsah ısırmasında nasıl bir tedavi uygulanmalı ? Ayak tırnağı ağrısına nasıl çözüm bulunmalı ? Bunun gibi çok çeşitli tedaviler anlatılmıştır. Ayrıca çeşitli tedavileri anlatan, sinek, fare, akrep gibi zararlılardan insanların nasıl korunacağı ve zararlarını nasıl tedavi edileceği konularını gösteren reçeteler ile hatta o zmanki inanışa göre pek çok büyü formülünü içeren Ebers Tıp papirüsü, ayrıca, dolaşım sistemi, kan damarlarının tüm vücudu sardığı, kalbin kanı dağıtan bir merkez olduğu gibi tıbbi bilgileri de içermesi, o dönemde tıbbın ulaştığı seviye hakkında şaşırtıcı ipuçları vermektedir.
İşte bu Ebers papirüslerinde, şeker (diabetes mellitus) hastalığına benzeyen bir durum ifade edilmiştir. Adı geçen hastalık için dört gün süreli kemik, buğday, ot ve toprak içeren bir çeşit sıvı tedavisi önerilmiştir ( M.Ö. 1550 ).
Hindu Ayur Veda kayıtlarında gizemli bir hastalıktan bahseder ve sineklerin ve karıncaların, bu hastalıktan muzdarip olan insanların tatlı idrarına geldiği yazılıdır ( M.Ö.1500 ).
M.S. 200 yılarında ilk kez Yunanlı doktor Kapadokyalı Arateus tarafından “akıp gitmek” anlamına gelen“diyabet” terimi kullanılmış ve bununla aşırı idrara çıkma durumu tanımlanmıştır.
Hintli fizikçiler Susruta ve Charuka, aşırı idrara çıkma ile tatlı idrar arasındaki ilişkiyi ilk kez Sanskritçe literatürde tanımlamışlar ve bu hastaların idrarının bal tadında olduğunu bildirmişlerdir ( M.S.600 ).
Türk bilgini Avicenna (İbni Sina), diyabeti ayrıntılı olarak açıklamış; kangren ve erektil disfonksiyon gibi iki komplikasyonu olduğunu bahsetmiş ve hafif kan şekeri (glukoz) düşürücü etkisi olan acı bakla ve bazı tohum karışımları ile tedavi edilebileceğini bildirmiştir ( M.S.1000 ).
İsviçreli doktor Paracelsus, diyabetli hastaların idrarında buharlaştıktan sonra kalıntı olarak bulunan anormal bir madde olduğunu bildirmiştir. Maddeyi bir tuz olarak tanımlamış ve diyabet gelişimini bu tuzun böbreklerde birikmesine bağlamıştır ( M.S. 1500 ).
İngiliz doktor Thomas Willis, diyabetle ilgili bugün hala geçerli olan bazı gözlemlere dikkat çekmiş ve klinik muayenede idrar testinin zorunlu hale gelmesinisağlamıştır ( M.S. 1600 ).
İngiliz doktor ve filozof Matthew Dobson, diyabet hastalarının kanlarında tatlı bir tat veren bir madde bulmuş ve bu maddenin “glukoz” olduğunu bildirmiştir. Böylece ilk kez diyabetin böbrek kaynaklı bir hastalık değil sistemik bir hastalık olduğunu kanıtlamıştır ( 1700 ).
İngiliz doktor John Rollo, diyabet hastalarını kısıtlı karbonhidrat diyeti ve iştahı azaltan maddelerle tedavi etmiş ve bazı hastaların durumunun iyileştiğini gözlemlemiştir ( M.S. 1800 ). Fransız fizyolog Claude Bernard, idrardaki şekerin (glukoz) karaciğerde glikojen şeklinde depolandığını gözlemlemiş ve merkezi sinir sisteminin kan glukozunun düzenlenmesinde rol oynadığını göstermiştir.
Alman fizyolog Paul Langerhans önce pankreastaki bir grup hücreyi tanımlayıp izole etmiş, daha sonra bu hücrelerin “insülin” salgıladığını keşfetmiştir. Langerhans adacıkları olarak onun adıyla anılmaktadır ( M.S. 1869 ). Alman doktor Oscar Minkowski, Josef von Mering ile birlikte pankreas ve diyabet arasında doğrudan ilişki kurmuşlar ve bir köpeğin pankreasını çıkararak diyabetin başladığını kanıtlamışlardır ( M.S.1889 ).
Tarih 1916 yılına geldiğinde Rumen doktor Nicolae Paulescu, pankreas tarafından salgılanan bir hormonun kan glukoz seviyelerini normalleştiren bir etkisi olduğunu keşfetmiştir ve buna “pankrein” hormonu adını vermiştir. 1923 yılında Banting ve McLeod, terapötik insülini geliştirdikleri için Nobel Ödülü’ne layık görüldüklerinde Paulescu, Nobel Ödül Komitesi’ne insülini ilk önce kendisinin keşfettiğini ve tedavide kullandığını bildirmiştir. Ödül komitesi bu iddiayı reddetse de, daha sonraları Paulescu’nun bu başarısının diyabetin tarihçesinde büyük önem taşıdığı kabul edilmiştir. Kanadalı cerrah Frederick Banting, bir köpeğin pankreas kanalını bağlayıp pankreas ekstresini ayırıp diyabet tedavisinde kullanabileceğini düşünmüştür ( 1920 ).Banting deneylerini tıp öğrencisi Charles Best’in yardımı ve John JR Macleod’un desteğiyle gerçekleştirdi. Daha sonra ekibe James Collip, insan klinik testlerinde pankreas ekstresini (özütünü) saflaştırmak için araştırma ekibine katıldı ( 1921 ).
11 Ocak 1922’de Leonard Thompson adlı 14 yaşındaki tip 1 diyabetli bir çocuğa Banting, Best ve Collip tarafından geliştirilen pankreas özütü başarıyla enjekte edildi. Bu ekstre daha sonra “insülin” olarak adlandırıldı.
1936’da Danimarkalı farmakolog Hans Hagedorn ve arkadaşları, protamin ekleyerek insülinin etki süresinin uzatılabileceğini keşfettiler. Bu uzun etki süreli insüline “Nötral ProtaminHagedorn” (NPH) insülin adı verildi.Günümüzde NPH insülin olarak halen kullanılmaktadır.
1941’de İdrardaki glikoz seviyelerini ölçmek için bir tablet geliştirildi ve yaygın olarak kullanıldı. Daha sonra 1950’lerde idrar test stripleri (çubukları) geliştirildi. 1949’da İlk kez standart insülin enjektörü üretildi.Bu şekilde dozlama hataları ile ilişkili kan glukozunun yükselme veya düşme riski azaltılmış oldu.
Dr. Rachmiel Levine, insülinin, glukozun hücre içine taşınmasını sağlayan “bir anahtar gibi” çalıştığını keşfetti.Bu araştırması, glukozun taşınmasında rol alan karmaşık süreçlerin keşfi için bir temel oluşturdu. 1955’de Tip 2 diyabet tedavisinde ağızdan alınabilen ilk ilaç olan “sülfonilüre” kullanıma sunuldu.Bu grup ilaçlar pankreası daha fazla insülin salgılaması için uyararak etki göstermektedir.
1959’da Dr. Solomon Berson ve Dr. Rosalyn Yalow, radyoimmünoassay teknolojisiyle kanda insülin düzeyini ölçmek için bir yöntem geliştirdiler. Böylece bazı diyabetli hastaların pankreasında insülin üretiminin sürdüğünü (tip 2 diabetes mellitus veya insüline bağımlı olmayan diyabet ), bazı hastalarda ise insülinin üretilemediğini (tip 1 diabetes mellitus veya insüline bağımlı diyabet) ortaya koyarak diyabetin iki ayrı tipi olduğunu tanımladılar.
1961’de Pankreasta üretilip glukoz seviyesini yükselten bir hormon olan “glukagon” şiddetli hipoglisemi vakalarını tedavi etmek için kullanıldı. 1964’de Kan glukozunu ölçmek için stripler (çubuklar) ilk kez kullanıma sunuldu. Bu çubuklar başlangıçta sadece hastanelerde ve kliniklerde kullanılırken daha sonra 1970’lerde evde kullanım için uygun hale getirildi.
1970’de İlk kan şekeri ölçüm cihazı tanıtıldı. Daha sonra 1981’de evde glukoz ölçüm cihazları kullanıma sunuldu. Glukometreler diyabetli hastaların kan glukoz seviyelerini daha doğru ve sık kontrol etmelerine olanak sağladı.
1977’de Glikolize hemoglobin (HbA1c) testi geliştirildi. Daha sonra uzun süreli diyabet kontrolünü ölçmek için standart test haline geldi.
1982’de Genetiği değiştirilmiş bakteriler tarafından üretilen insan insülini, terapötik kullanım için onay aldı. Bu yöntem, hayvan insülinlerinin neden olduğu olumsuz reaksiyonları büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
İlk insülin kalemi 1985’de tanıtıldı. Bu kalem insülin dozlarını çevirmeli olarak ayarlayan şekilde tasarlanmıştı. Böylece daha doğru ve uygun insülin arzı sağlayan tedavi yöntemi kullanıma sunuldu. İnkretin hormonu olan glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1) 1987’de keşfedildi. İnkretin hormonları, alınan karbonhidratlı gıdalara yanıt olarak pankreastan insülin salgılanmasını uyarır. Bu keşif, tip 2 diyabette yeni bir oral ilaç sınıfının geliştirilmesini sağladı.
İlk hızlı etkili bir insülin analoğu olan “Lispro insülin” 1996 yılında kullanıma sunuldu. Tip 2 diyabetlilerde ileriye dönük olarak gerçekleştirilen “Birleşik Krallık Prospektif Diyabet Çalışması (UKPDS)”, kan glukozu ve kan basıncı seviyelerini sıkı kontrol ederek diyabet komplikasyonları riskinin azaltılabileceğini 1998’de kanıtladı. İlk bazal, uzun-etkili insülin analoğu olan “Lantus insülin” 2000 yılında kullanıma sunuldu.
Dipeptidilpeptidaz-4 (DPP-4) inhibitörleri, tip 2 diyabetli hastalarda, yeni bir oral ilaç grubu olarak tedavide kullanım için 2006 yılında onay aldı. Bu grup ilaçlar inkretin hormonlarının yıkımını engelleyerek karbonhidratlı gıda alındığında pankreastan insülin salgılatır; böylece kan glukoz seviyelerini düşürür. Sodyum-glukoz kotransporter-2 (SGLT-2) inhibitörleri, tip 2 diyabetli hastaların oral tedavisinde kullanılmak üzere 2013 yılında onay aldı. Bu grup ilaçlar böbreklerde sodyum glukoz taşıyan proteinlerin aktivitesini bloke ederek idrarla glukoz kaybına dolayısıyla yüksek kan glukoz seviyelerinin düşürülmesine yardımcı olur.