Rize’li Berber Oğullarından Hüseyin Oğlu 1899 ( 1315 ) RİZE doğumlu 3. Kafkas Tümeni , 11. alay, 1. tabur’dan şehit dedem ER Ali’nin aziz hatırasına ( İstiklal Madalyası Şehit berat No : E 75521 ) ;

Yazıya başlamadan önce, Ordu Valimiz sayın Muammer EROL ‘a, ŞEHİTLERİMİZE gösterdiği hassasiyet için hem bir şehit torunu olarak kendi adıma, hem de tüm şehit yakınları adına sonsuz sevgi ve saygılarımı sunarım. Nasuhçal Tepe, 15–16 Temmuz 1921’de Kütahya–Eskişehir Muharebeleri sırasında kritik muharebelere hatta boğuşmalara sahne olan, Yunanlıların taarruz eden 4 tümenine karşılık ( her tümen en az 12 500 yunan askeri demek ), Üçüncü kafkas tümenini oluşturan Ecdadımızın 1 tümen yani fırka ile ( Türk ordusunda fırka 4000 kişiden oluşur ) savunmaya çalıştığı yani, 4000-5000 kişiye karşılık, yaklaşık 50 000 yunan askerinin hücum ettiği tepedir,
17 temmuzda az sayıda asker ile ( 3. kafkas tümeninden geriye istiklal savaşımız sonunda sadece 50 er ve 3 subay kalabilmiştir ) geri çekilmek zorunda kalınan, savaş için en stratejik bir mevzidir. Nasuhçal tepeyi kahramanca insanüstü bir gayretle savunan 3. Kafkas tümeninin çoğu bu tepede şehit olmuştur. Şehit olamayıp ağır yaralı olarak savaş dışı kalan asker sayımız da bir hayli fazlaydı.Özellikle 3. Kafkas tümeninde subay şehit de çok fazlaydı. Ali dedemin de şehit olduğu bu tepede, görev yaptığı 11. alay’ın komutanı ile iki tabur komutanı da bu tepenin şehitlerindendi.
Öncelikle Ordumuzun teşekkül yapısını özetlersek : Karadenizde 3 karargah vardı.
kurulan 3. kafkas tümeni ki bu tümen Nasuhçal tepe, kırmızı tepede büyük mücadele vermiştir ve bu tümeni yani fırka’yı ENVER PAŞA kurmuştur. Genelde karadenizli dedelerimizden ( Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun ) oluşmuştur. Samsunda kurulan 15. Tümen ise daha ziyade Samsunlu ve Ordulu dedelerimizden oluşmuştur. Amasyada kurulan 5. Kafkas tümenine de Ordulu dedelerimiz asker vermiştir.
Özellikle 3. Kafkas Tümeni ve 4. Grup birlikleri, hatta tamamı şehit oluncaya kadar bu tepede kalan, geri adım atmayan kahraman 11. Alay 1. ve 2. tabur Türk askerleri bu bölgede Yunan ordusuna karşı çetin savunma ve süngü muharebeleri yapmıştır.
Aşağıdaki iki resimde Nasuhçal tepede binlerce şehidimizin yattığı toprak üstünde yapılan temsili iki mezar ve 3. kafkas tümenindeki subayların o zamanki toplu fotoğrafı görülmektedir.


Kütahyadaki Nasuhçal Tepe Neden Önemliydi ?
Önemliydi Çünkü : Batı Cephesi Savunma Hattının Kilit Noktasıydı
Nasuhçal Tepe, Kütahya’nın güneydoğusunda kritik bir arazi yüksekliliğidir. Bölgeyi tutan birlikler, hem Afyon–Kütahya geçiş hattını hem de Polatlı ve Ankara’ya giden ikmal yollarını koruyordu. Kaybedilmesi, Ankara yolunun açılması anlamına gelirdi.Eğer belirlenen zamandan önce yunanlıların eline geçerse, Ordumuz için tam bir felaket olacaktı belki de Allah korusun. Ülkemizin bekaası tehlikeye girecekti.


Önemliydi Çünkü : 3. Kafkas Tümeni Burada Çarpıştı,
Rize, Trabzon, Ordu ve Samsun ağırlıklı askerlerden oluşan 3. Kafkas Tümeni; 15 Temmuz 1921’de 15 km yürüyüşle bölgeye intikal etti, Nasuhçal Tepe, Kırmızı Tepe ve Ahlatlı Tepe’de gece ve gündüz süren muharebeler oldu, Yakın süngü savaşları ve göğüs göğüse çarpışmalar yaşandı.O nedenle NASUHÇAL MUHAREBELERİ denilmektedir, çok şiddetli boğuşmalar yaşanmıştır.

Önemliydi Çünkü : Şehit Komutanlar ve Ağır Kayıplar verildi. Karadenizli askerlerin büyük kısmı bu muharebelerde şehit oldu. Bu çarpışmalarda: 4. Grup Komutanı Yarbay Mehmet Nâzım Bey Yumruçal mevkiinde şehit düştü.


Nasuhçal tepeye 1.Yunan Tümeni büyük bir ordu ile saldırmıştır. Bu Tümene mensup 1/38 YUNAN EVZON ALAYI ( etekli yunan askerleri ), yunanlıların en seçme askerlerinden oluşmaktaydı. Bu askerler, Yunan ordusunun özel seçme askerleridir.Aşağıdaki fotoğrafta Nasuhçal tepedeki savaşta ve günümüzde EVZON etekli askerleri görülmektedir.
Şimdi bir yunan subayının günlüğünden okuyalım bu çetin savaşı :
” 1921’in 14’ü 15 temmuz’a bağlayan gece hiç de sakin geçmedi.Türkler daima muvaffak oldukları gece taarruz taktiğine başladılar.Böylece cephane tasarrufu yapabiliyorlardı.Gündüz olduğunda biz hücum ediyoruz ama Türkler de karşı taarruz ediyorlardı, mevzilerinden bir adım geri çekilmiyorlar, toparaklarını cesurca savunuyorlardı.Türkler, mevzi hatlarını 3 bazı yerlerde 4 sıra tel engelleriyle korumaya almışlardı.Süngü hücumu ile Türklere saldıran iki yunan Tümenimiz, Türklerin kuvvetli ve cesurca amansız hücumu ile geri püskürtüldü.


Her taraftan Yunan ordusu saldırıyordu. Çok kalabalıktık. Yunan ilerleyişine Türkler elindeki az sayıdaki topu etkili kullanarak karşılık veriyordu.Ekinler yanmaya başlamıştı.Ekinlerden çıkan duman, yunan ordusunun ilerleyişini gizliyordu, bu bir avantajdı. Topların düellosu başladı. Borazancımız kurşun yedi ve öldü.Türk mevzileri üç sıralı hendeklerden oluşuyordu.Çok yoğun yunan saldırısı ile ancak Türkleri bir hendek ötesine atabildik ama bu 1 saat bile sürmedi Türkler yine o mevzileri büyük boğuşmalarla bizlerden aldılar.Bu böyle sürüp gidiyordu.Yunan kuvveti olarak bizler sayıca ve silah bakımından kat be kat üstündük, ama bu üstünlük harp sahasında çok az kendini gösterebiliyordu.
Not : Yunanlılar savaş tarihinde Rumi takvim kullandıkları için, Yunan belgelerinde bulunan tarihleri, bizim bu gün kullandığımız miladi takvime çevirmek için, o tarihteki güne 13 gün ilave etmek gerekir.
Türkler çok direniyorlardı, nihayet her yerde Türk askerinden oluşan ölenlerin yığınları giderek artıyordu.Türkler gerçekten DELİLİĞE varan bir cesaretle ve kuvvetle bize devamlı ve hala saldırabiliyordu.Ama bu seferde Yunan kuvvetlerimizde bulunan çok sayıda top mermisinin, havada patlayan mermilerin ateşlenmesiyle yine üstünlüğü alır gibi oluyorduk.Türk subaylarını elinde tabanca ile askerlerine cesaret verirken görebiliyorduk. Bazı askerler savaştan kaçmak isterken subayları tarafından vuruluyordu.
Savaşı idare eden İsmet Paşa, 3. kafkas tümeni ve 4. Tümeni en ön safha koysa da onlar da bu ezici çoğunluk karşısında dayanamıyorlardı.Nasuhçal 1799 rakımlıydı, Türkler hala bu en tepeyi cesaretle ve inanılmaz bir şekilde savunuyorlar ve terk etmiyorlardı. Artık her yer Türk asker ölüleriyle dolmuştu. Geride kalan az sayıda Türk askeri ÇÖĞÜRLER TREN İSTASYONUNA doğru geri çekiliyordu.”
İşte bir yunan subayının hatıratını size aktardım.
Nasuhçal Muharebeleri Önemliydi Çünkü : Nasuhçal cephesi, Mustafa Kemal Paşa’nın “Kütahya–Eskişehir, Sakarya’ya hazırlıktır” dediği, geri çekilmenin zorunlu ama, çok onurlu bölümüdür.


Önemliydi Çünkü : Sakarya Meydan Muharebesi’ne Zemin Hazırladı. Ordunun Polatlıya kadar çekilmesini, toparlanmasını ve ikmal yapmasına zaman tanıdı. Bu bölgedeki savunma: Yunan ordusunun hızını kesti, Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna düzenli çekilmesine fırsat verdi, Mustafa Kemal Paşa’ya Başkomutanlık yetkisinin verilmesi sürecine zemin hazırladı.


Sonuç Olarak: Nasuhçal Tepe, sadece bir arazi parçası değil; Karadenizli Mehmetçiklerin kanı ile savunulmuş, Türk ordusunun stratejik geri çekilişini başarıyla yaptığı, Sakarya ve Büyük Taarruz’a giden yolun, koşa koşa vatan için şehadet yoluna giden mehmetçiklerin fedakârlık destanlarının yazıldığı bir cepheydi.
NASUHÇAL, istiklal savaşımızın ÇANAKKALE CEPHESİDİR !
Benim dedem de Rizeli Berber oğulları lakaplı Hüseyin oğlu piyade ER ALi ( Bana adını vermiş, inşaallah son nefesime kadar bu isme layık bir torun olabilirim ), bu tepede kahramanca şehit olmuştur. Savaştan sonra çok az sayıda kurtulan aynı alay ve tabur’dan dedemin silah arkadaşı, Rize’ye geri döndüğünde rahmetli babaanneme, dedemin nasıl şehit olduğunu anlatmış :
” Biz hepimiz siperdeydik, Ali ayağa kalkıp düşmana saldırmak için ALLAH ALLAH diye hamle yapmak istedi, biz ona Ali sipere gir ! vurulursun…der demez, patlayan bir top güllesinden dağılan ŞARAPNEL parçaları alnına ve göğsüne saplandı, şehit oldu ” demiş. Aradan tam 100 yıl geçti, 1 asır sonra, uzun yazışmalardan sonra, Şehit Ali Dedemin istiklal madalyasını Devletimiz bana teslim etti. Şehadet beratını da bana verdi.







16/17’nin acı anlamı !
Hem Berat’ta, hem de Genel Kurmay ve Milli Savunma Bakanlığı kayıtlarında dikkat çekici bir tarih vardı. Dedemin Şehadet yeri Nasuhçal Muharebesi ve Şehadet tarihinde de 16/17 Temmuz 2021 yazıyordu. Düz mantıkla, Kütahya -Eskişehir muharebelerinin tarihini de bilmezseniz, bunu 16’yı 17’ye bağlayan gece yarısı diye anlayabilirsiniz. Oysa durum öyle değil !

16/17 ‘nin hepimizin kalbini acıtan anlamını yeni öğrendim ! Öğrendiğimi destekleyecek yüzlerce belge var. Bir tanesi aşağıdaki belge ve diğer ” geri çekilme emri ” belgeleri.
Bunu anlatmadan önce, kahraman 3. Kafkas tümeni’nin Nasuhçal’da bu kendini feda edişi, 3. kafkas tümeni için son feda ediş olmamıştı henüz. Aşağıda belgesini göreceğiniz durumu aynen özetliyorum.
Türk Ordusu hala ricat ediyordu, yani toparlanmak için sayıca kat be kat üstün olan yunan kuvvetleri önünde artık tükenmemek için geri çekiliyordu, mecburdu. Ama bunun için zaman kazanmak lazımdı ve 3 kafkas tümeninden geride kalan Türk erlerinin de vatan için kendilerini feda etmeleri gerekiyordu.
Ordu, bulunduğu hattan Sakaryaya doğru çekilirken, KIRKIZ DAĞI – SİVRİHİSAR ARASININ da 3. Kafkas Tümeninden geriye kalan ER’lerle emniyete alınması ve tutulması gerekiyordu. Malesef Ali Dedem şehit olduğu için bu göreve katılamayacaktı. Yunan kuvvetleri KIRKIZ ( KIRGIZ ) dağını işgal etmiş, Sakaryaya doğru çekilen Ordumuza ağır kayıplar verdirebilirdi ki tam bu sırada, 3. Kafkas tümeninden Nasuhçal muharebelerinden şehit olmadan geri çekilenler, adeta şehadeti yakalamak için KIRKIZ DAĞINA hücum ettiler, Yunan kuvvetlerini burada tutmaya, ileri harekata girişmelerini önlemeye gayret gösterdiler. Kahraman 3. Kafkas tümeninin ŞARK’tan bu taarruzu, kendisinden kat be kat sayıca fazla olan ve teçhizatça da çok üstün donanımlı olan Yunan ordusunu orada, KIRKIZ DAĞINDA sabit tutmaya yetti. Böylece Ordu sağ salimen Sakarya’ya doğru çekilebildi. Aşağıdaki fotoğraflara dikkatli bakarsanız, Yunan birliğinin kendisinden sayıca çok çok az olan Türk birliğini şehit ettikten sonra kırkız dağının eteklerinde ” körler sağırlar birbirini ağırlar ” hesabı yaptıkları sözde madalya töreni ve günümüzdeki resimdeki o yerin, arkada kırkız dağının durumu görülmektedir.





Tekrar 1641 rakımlı Nasuhçal’a dönersek : 15 ve 16 temmuzdaki destansı direnişin ardından, 17 temmuz sabahına çıkıldığında, 3. kafkas tümeninin erlerinin tamamına yakınının ŞEHİT olduğu, çok az bir kısmının da hafif yaralı yada ağır yaralı olduğu görüldü, tarih vesikaları ve subay günlükleri bunu böyle yazıyor. Az sayıda sağ kalan askerlerimiz ve hafif yaralı olanlar 17 temmuz sabahı, hızla geri çekilip tepeden koşarak inerken, geride malesef ağır yaralı ve intikale katılamayacak askerlerimizi bıraktılar.
Aşağıda verilen haritanın yanındaki belgedeki fotoğraf : Nasuhçal’da yaralı askerlerimizi ÇEKÜRLER’de tedavi eden hekim’in fotoğrafı belgede yer almaktadır. Hekim, sonradan Röntgen – Radyoloji uzmanı olarak 1930 yılı sonrası Erzurum hastanesinde görev yapmış, kanser nedeniyle vefat etmiş Merhum Necmettin Haydar Bey‘dir.Eskişehir, Kütahya ve Sakarya savaşlarına katılmış, alnından şarapnel parçası yaralanarak Konya Hilal-i Ahmer hastanesinde tedavi görmüş, 11 Teşrisani 338’de Yüzbaşı rütbesine getirilmiştir. GAZİ ünvanlı bir hekimdir.


Not : Yukarıdaki harita fotoğrafında savaşı en yoğun geçtiği tepeler sarı oklarla gösterilmiştir. Sağ tarafta kırmızı ok ile gösterilen tepe ise kırmızı tepe’dir. Haritada gösterilen Tarassut Tepeyi 7. Tümen savunmuştur, Ahlatlı tepeyi de 7. Tümen canları pahasına savunmuştur.
Savaşta yaralılar esir alınır, düşman askeri olsa da tabur doktoruna tedavi ettirilir ve daha sonra esir olarak takas vs. görüşmelerde kullanılır. Bu uluslararası bir teamüldür. Oysa NASUHÇAL tepesindeki muharebede, yaralı TÜRK askerlerine yunanlı askerler bu kuralı uygulamadılar.

Hiç bir yaralı askerimizi esir almadılar, kurşun masrafı ( ! ) olmasın diye de yaralı askerlerimizin tamamını süngü ile şehit ettiler. Hatta günlüklerde, 2 gün direnen Türk askerine, kendilerine zaman kaybettirdiği için, öfke kusarak bırakın yaralıları, şehit olan bedenleri bile defalarca hırslarından tekrar tekrar süngülediler.

İşte tam da bu noktada, şehit dedemin şehadet tarihinde 16/17 temmuz yazmaktadır. Yani kuvvetle muhtemelen, dedem 16 temmuz tarihinde şarapnel parçalarıyla, geri çekilme intikaline katılamayacak kadar ağır yaralıydı ve 17 temmuz sabahı da geri kalan Türk birlikleri NASUHÇAL’dan geri çekildikleri için, dedem ve dedem gibi diğer ağır yaralı mehmetçikler müdafasız olarak, tepede şehit mehmetçikler ile beraber kaldı. Hemen ardından 17 temmuz sabahı tepeyi ele geçiren yunan askeri birlikleri, malesef dedem dahil diğer ağır yaralı dedelerimizi de süngü ile şehit ettiler. Böylece NASUHÇAL’da bir acı gerçeği de içimizi dağlayarak öğrenmiş olduk.

Nasuhçal muharebesinde, o zaman Genel Kurmay Başkanı olan İsmet İNÖNÜ‘nün 4. ve 12. grup komutanlarına verdiği emirler :
1. Düşman Yunan kuvvetleri NASUHÇAL ve GÖÇERİ üzerinden 2 koldan 4. Guruba saldırmakta ve ilerlemektedir. NASUHÇAL ve KALTAK DAĞI tepelerinin elimizde bulunması çok önemlidir.
2. Sahadaki 12. gurup ve 7. tümen ivedi olarak 4. gurup emrine gönderecek, 3. KAFKAS TÜMENİNİN de bütün gücüyle NASUHÇAL yönünde ilerlemesini ve düşmana saldırmasını sağlayacaktır.
3. Düşmanın 4. gurup kanadına yaptığı saldırıyı hafifletmek için 12. gurup hemen ilerleyerek düsmana saldıracaktır.
Emri alan 3. kafkas tümeni ve 7. Tümen, NASUHÇAL’a adeta koştular. Nasuhçal’a vardıklarında 4. Tümeni umutsuz bir direniş içinde buldular.Savaşa savaşa şehit oluyorlardı. Derhal 3. kafkas tümeni ve 7. tümen savaşa girdiler.Yunanlılara devamlı yeni destek geliyordu. Çok şiddetli savaş değil artık boğuşma vardır. Bir tepe bir saatte 10 kez el değiştirebiliyordu. Dedelerimiz, kendinden kat be kat üstün düşmana karşı, geriye kalan az bir birlik ama kocaman iman dolu yürekle savunuyorlardı vatanı.
Türk Tümenlerinden 7. Tümen komutanı Albay Veysel, 4. gurup komutanı albay Kemalettin Sami’ye ” Nasuhçal – Kırmızı tepeye saldıran düşman kuvvetleri iki alay’dır, kırmızı tepeyi elde tutmamız güçleşiyor, Bu gece süngü saldırısıyla düşmanı geri püskürtmeye çalışacağım, bana destek gönderin ” diye acele rapor yazdı.
Vatan için, ezan için, bayrak için, geride kalan nesillerin yaşaması için, canlarını gözünü kırpmadan veren dedelerimizin hakkı ödenmez. Aldığımız her nefesi onlara borçluyuz. Bu unutulmamalı !
Bu nedenle 2021 yılından beri her sene şehit dedemi ziyarete, o kutsal şehit kanlarıyla yıkanmış NASUHÇAL tepeye giderim, dedemin şehadetinin tarihinde ve çarpıştığı mevzileri bulmamda bana yol göstermiş olan değerli kardeşim emekli asker ve askeri tarih araştırmacısı, Kütahya eskişehir istiklal harbi savaşlarının tarihçi yazarı Süleyman DUMAN, talebim üzerine bana Ordu ilinden Kütahya’ya giderek şehit olan 122 dedemizin de listesini verdi.



Ordu’dan 122 dedemiz’den 31 şehit dedemiz Ordu merkezinden, benim de 30 yıldır yaşadığım ve görev yaptığım ünye ilçesinden 24 şehit dedemiz, Perşembe ilçesinden 19 şehit dedemiz, Akkuş ilçesinden 10 şehit dedemiz, Fatsa ilçemizden 10 şehit dedemiz, Ulubey ilçesinden 7 şehit dedemiz, Mesudiye ilçemizden 5 şehit dedemiz, Gölköy ilçesinden 4 şehit dedemiz, Çatalpınar ilçesinden 3 şehit dedemiz, Çaybaşı ilçemizden 2 şehit dedemiz, Aybastı ilçesinden 2 şehit dedemiz ve ayrıca Gülyalı, İkizce, Kumru, Çamaş, Kabadüz ilçelerinden de bir’er şehit dedelerimizin olduğunu öğrendik.




Bu değerli bilgiyi değerli Ordu Valimiz Sayın Muammer EROL‘a ilettim. Kendisi bu durumu tam bir devlet adamı duyarlılığıyla ve bir vatansever olarak ele aldı.Sayın Valimiz bu değerli bilgiyi Ordu il Sosyal Hizmetler müdürlüğüne bir proje yapılması için verdi.Sonunda proje yapıldı ve kabul edildi, Ordulu şehit dedelerimizin de olduğu Kütahyadaki BOZTEPE ( çoğunluğu Ordulu olan 15.Tümen savundu ) ve NASUHÇAL tepeye, şehit dedelerimizi ziyaret etmeye karar verildi. Bunun için de bu önemli olayı tanıtmak için bir lansman yapılması planlandı. Ordu’daki lansman’da aşağıdaki fotoğraflardan da görüldüğü üzere, konu bir hayli ilgi çekti.












Lansman sonu, artık yola koyulma vakti gelmişti. Ekim başında 3 ekim 2025 cuma gecesi, 40 kişi ile bir otobüsü doldurmuştuk. Otobüste POLŞAD derneğinden POLŞAD Ordu Başkanı ve gazimiz Şenel ŞAHİN ve polis gazilerimiz, terörle mücadelede şehit asker ve polislerimizin Şehit yakınları, Ordu il sosyal hizmetler müdürlüğünün görevli idarecileri, Ordu Altaş TV görevlileri, Ordu Valiliğinden idareciler olmak üzere, ilk hedefimiz Ankara’da Anıtkabir ziyaretini gerçekleştirmek için yola çıktık.





Anıtkabir ziyaretinden sonra artık hedefimizde şehitler diyarı NASUHÇAL tepe ve BOZTEPE ziyaretleri vardı. Kütahya’ya girdik önce tren ile asker ikmalinin yapıldığı ÇÖĞÜRLER tren istasyonunu gördük. Asker dedelerimiz 104 yıl önce trenden burada inmişler ve geriye kalan uzun ve yorucu yolu buradan itibaren yürümüşlerdi.Aşağıdaki fotoğraflarda görülen bina 3 Üncü Kafkas Tümeni askerlerinin trenden indikten sonra nasuhçal’a gitmeden önce gölgesinde dinledikleri ve ekmek arası bir şeyler yedikleri bina.
Mustafa Kemal Paşanın bu binadan çıkarken fotoğrafı var. Bina hala ayakta ve sağlam olarak duruyor.Bu Tarihi Binanın Devlet tarafından satın alınması ve nasuhçal-yumruçal muharebe sahasında bulunan objelerin sergileneceği bir müze haline getirilmesi en büyük temennimizdir.
Düşünsenize binanın içinde Savaşı anlatan yazılar ve sesler. Savaş alanında bulunan boş kovan ve top mermisi parçaları, diğer buluntular, malzemeler.








Yola devam ediyoruz. Tepeden önce ilk uğrak yerimiz : GÖÇERİ köyü. Dedelerimiz burada su ikmali yapmışlar. Biz de bir mola veriyoruz.



Mola’dan sonra yine yola koyuluyoruz.Artık bir an önce şehitler tepesi NASUHÇAL tepeye kavuşmak için acele ediyoruz. Nihayet geliyoruz NASUHÇAL tepeye…
Dedeciğim ben geldim ! Torunun Ali. Diğer şehit dedelerimiz ; biz geldik Ordu’dan. Tepeye varır varmaz, emekli asker ve askeri tarih yazarı, araştırmacı Süleyman DUMAN kardeşim, bize bu şanlı savunmayı, tarihi bir kez daha askeri harita üzerinde anlatıyor.










Dedelerimiz için ; Tepenin dibinde Damlalı karaağaç köyünden cami imamı hafız kardeşimiz Bekir Güneş hoca, dedelerimize kuran okudu, bizlere toplu dua yaptırdı. Rabbim inşaallah kabul eder.








Dua bittikten sonra Ordu’dan getirdiğimiz Şanlı TÜRK BAYRAĞIMIZ, bayrak direğine, önce tüm şehitlerimiz için 1 dakikalık saygı duruşu ve ardından İSTİKLAL MARŞIMIZIN hep bir ağızdan coşkuyla okunmasında, göndere hızla çekildi. Bu törene Jandarma birliğimizden subaylar ve askerler de katıldı. Daha sonra başta Rize’den şehit dedem olmak üzere, Nasuhçal tepede ve Kütahya’da şehit düşen Ordu’lu dedelerimiz’in isimleri ( 122 şehit dedemiz ) tek tek okunarak, her isim okuması sonunda hep bir ağızdan toplu olarak ” BURDA ” denildi.



Daha sonra tepedeki siper hatları ve gözetleme siperleri gezildi. Ben özellikle dedemin de içinde bulunduğu 11. kafkas alayı 1. tabur’un, Ahlat tepeye karşı kurulan ( bu siperleri onlardan önce şehit olan 8. tümen kurmuştu ) taş siperlerini gezdim.
Ayrıca dedelerimizin ayaklarına giyebildikleri çarıkları delip parçalayan GEVEN OTLARININ dikenlerinin bu tepede bol miktarda olduğunu gördüm. Dedelerimiz Nasuhçal tepede çok büyük mücadele vermişler : Susuzluk, açlık, geven otlarının çarık delen dikenleri, sayısal olarak 5 kat yunan askeri düşmanı, sayısal olarak 10 kat daha fazla top, mavzer ve teçhizat.O tepelerde şehit düşen asker dedelerimizin ağzından dökülen son 2 kelime ” su ” ve ” anne ” idi.Nasuhçal tepesinde ve eteklerinde su yoktu. Bu gün de hala su yok o tepede. Tepenin şark kısmında kalan DAMLALI KARAAĞAÇ ve garp kısmındaki AVDAN köylerinde su vardı. Fakat, Damlalıkarağaç köyü düşman istikametinde olduğunda ve geri çekilmemiz de Avdan köyü üzerinden olduğu için, dedelerimiz sadece çok kısıtlı olana Avdan köyündeki suyu kullanmışlardı. Fakat ne yazık ki savaşın olağanüstü hararetinden, tepede vatan için canını veren hiç bir şehidimiz, 2 gün boyunca suya kavuşamamıştı.
Nasuhçal muharebesinde, askeri kayıtlara göre Silah ve teçhizat bile askerimizde 2 kişiye bir mavzer düşecek şekildeydi, o nedenle dedelerimiz, ya ölen yunan askerinin silahlarını ya da şehit olmuş arkadaşlarının silahlarını alarak savaşa devam ediyorlardı. Hatta dedelerimizin ayaklarına giydiği son derece dayanıksız, geven dikeninin bile deldiği ve dedelerimizin mecburen giymek zorunda oldukları çarık ayakkabıların zararını bertaraf edebilmek için ; dedelerimiz, düşman askeri ölünce, onun dayanıklı ayakkabılarını, postallarını alıyor, savaşa az da olsa konforlu olarak devam edilmeye çalışılıyordu.
Bu gün sahada gezerken savaşın izleri her adımda ortaya çıkıyor, toprağı kazmaya bile gerek kalmadan, mavzer fişekleri, şarapnel parçaları, hatta mavzer mekanizmaları, hatta 75’lik topları çeken katır veya büyük baş hayvanların nalları, hatta insan kemikleri bile toprağın yüzeyinde görülebilmektedir.








Çevreyi gezmeye devam ediyoruz ve ağır top atışlarıyla yıkılmış olan asker koğuşunun kalıntılarına ulaştık. Dedelerimiz 104 yıl önce bu koğuşta, daha doğrusu bu taştan yapılmış koğuşlarda kalmışlar. Koğuş dediysek, etrafı taş toprak çevrili bir taş kulübe olarak düşünün.
Türk Genelkurmay Başkanlığının Kütahya Eskişehir muharebeleri notlarını aktardığı kitabına göre verilen açık zayiat bilgileri ve karşılaştırmalı anlatım dikkate alındığında, Nasuhçal–Kırmızıtepe Muharebeleri’nde en ağır kaybı veren Türk tümeni açık biçimde: Üçüncü Kafkas Tümeni’dir ( Aşağıda İBB arşivinden alınmış fotoğrafta 3. kafkas Tümeni arkadaki karaltı şeklinde görülüyor, önde komuta kademesi ).

Bunun dayanakları (kitaba göre): Nicel zayiat ifadesi açıkça yalnız bu tümen için verilmiştir
Kitapta, 3 ncü Kafkas Tümeni için şu kritik kayıt yer alır: 11. ( Onbirinci ) Piyade Alayı Komutanı şehit, İki tabur komutanı şehit, erlerin yaklaşık üçte biri (1/3’ü) şehit veya yaralı.
Bu ölçekte ve açıklıkta bir zayiat oranı, diğer tümenler için aynen verilmemişti.
Muharebenin ana yükünü bu kahraman 3.kafkas tümeni taşımıştır. Anlaşılıyor ki, Nasuhçal Tepesi’nin ana savunma gücü 3 ncü Kafkas Tümeni’dir. Üçüncü kafkas tümeni, en uzun süre mevzide kalan, en yoğun topçu ve piyade baskısına maruz kalan birliktir.
Komuta kademesindeki şehit sayısı olağanüstüdür, Alay komutanı + tabur komutanlarının aynı muharebede şehit düşmesi, Üçüncü Kafkas Tümeninin neredeyse komutasız kalacak seviyeye gelmesi, bu tümenin verdiği kaybın sadece sayısal değil, niteliksel olarak da en ağır olduğunu gösterir.




Artık Nasuhçal tepeden ayrılma zamanı geldi. Dedelerimize Allahısmarladık diyerek, gözlerimiz yaşlı ve kalbimizde burada 104 yıl önce yaşananları kazıyarak ve genç nesillere bu aziz vatan’ın kurtarılması için ne fedakarlıklar yapıldığını anlatmaya yemin ederek ayrılıyoruz. Bu arada ünye’den getirdiğim 3’lü flamayı orada orman gözetleme memuru olarak tepeyi bekleyen memur bekçi kardeşlerimize bırakıyoruz, talebim, bu 3’lü flamayı bizden bir hatıra olarak kulübelerinin içindeki odaya asmalarıydı.Çok teşekkürler.
Tekrar yola çıkıyoruz, bu sefer güzergah hedefimizde neredeyse tamamının Ordulu dedelerimizden oluştuğu 15. Tümen’in kahramanca savunduğu Kütahya BOZTEPE. BOZTEPE’de de yine aynı şekilde tüm şehitlerimiz için Kuran okundu, Al bayrağımız Jandarma eşliğinde göndere çekildi. Konuşmalar yapıldı. Aslında, çoğunluğunu Ordu’lu ve Samsunlu dedelerimizin oluşturduğu 15.Tümen, Muharebeyi BOZTEPE ile KIZIK tepesi arasında yapmış, bu iki tepe arasından Yunan askerlerini geçirmemiş, şehadetlerine de 16 temmuz günü bu BOZTEPE VE KIZIK HATTINDA kavuşmuşlardır.

Aşağıdaki haritada BOZTEPE – KIZIK HATTI gösterilmiştir. Boztepe -kızık hattında 16 temmuz 1921’de Ülkemizin her karış toprağından dedemiz, bu vatan topraklarında 135 dedemiz şehit ( 24 dedemiz Ordu’dan, 30 dedemiz Samsun’dan olmak üzere ) düşmüştür.
BOZTEPE’de de Ziyaretimiz tamamlanınca, burada şehit düşen dedelerimize de Allahısmarladık diyerek, gönlümüz buruk ama yine geleceğimize söz vererek BOZTEPE’den de ayrıldık.
Boztepede de özellikle 16 Temmuz 1921’de 3 saat süren şiddetli bir harp yaşandı. Tepe, Yunan kuvvetlerince alınmak istendi, bu bölgede Meclis muhafız taburu da kahramanca çarpıştı. Boztepe’de önce 24. Tümen (30. Alay) Boztepe’de çatışmaya girdi; ardından 15. Tümen unsurları takviye için bölgeye sevk edildi. En şiddetli muharebelerin yaşandığı 16 Temmuz 1921’de Boztepe Muharebesi’ni 24. Tümen’in 30. Alayı başlatıyor; tepe Yunanlılarca tutulunca, 15. Tümen Komutanı, Meclis Muhafız Taburu dâhil birlikleri Hamam doğu sırtlarına sokup, Boztepe istikametinden ilerleyişi durdurmayı başarıyor.

Yolda gelirken her tepeyi gördük, hikayelerini daha doğrusu destanlarını dinledik, öğrendik.
Aşağıdaki resimde duatepe’de Gazi Mustafa Kemal Paşa ve kurmayları savaşı izliyorlar. Bu bölgede kahraman 15.Tümen savaşmıştı.Bilindiği gibi 15. Tümen Samsunda kurulmuştu ve bu tümende Ordu’lu mehmetçikler fazlaydı.



Aşağıdaki liste, Ordulu olup, kütahya’da şehit olan dedelerimizin bilinen listesidir.Dedelerimizin şehadet yerinde, resmi kayıtlarda ekseriyetle KÜTAHYA HARBİ yazmaktadır. Neleri içine aldığına bir bakalım :



Kütahya–Eskişehir Muharebeleri olarak da kayda geçen bu savaş, Temmuz 1921’de Batı Cephesi’nde geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. “Kütahya Harbi” denildiğinde tek bir nokta değil, aşağıdaki yerleşim ve cephe hatları kastedilir:
Muharebelerin Yoğun Olduğu Bölgeler
1. Kütahya İl Sınırları ve Çevresi
-
Kütahya şehir merkezi ve çevresi
-
Nasuhçal Tepe (Kütahya’nın batısı – özellikle süngü savaşlarının yaşandığı yer)
-
Ahlatlı Tepe
-
Kırmızı Tepe
-
Yumruçal / Yumruçal Tepe
-
Dumlupınar’ın kuzey ve batı kesimleri
2. Eskişehir Cephe Hattı
-
Eskişehir şehir çevresi
-
İnönü mevzilerinin güney hattı
-
Seyitgazi – Kütahya arasında kalan kırsal bölge
3. Afyon – Altıntaş – Aslıhanlar Hattı
-
Altıntaş Ovası
-
Aslıhanlar çevresi
-
Dumlupınar’a uzanan geçitler (ileride Büyük Taarruz’un yer aldığı bölgeyle örtüşür)
4. Gediz ve Simav Doğusu
-
Gediz üzerinden Kütahya’ya yaklaşan Yunan birliklerinin ilerleme güzergâhı
Resmi kaynakların aktardığına göre : Kütahya Harbi, sadece Kütahya merkezde değil;
Nasuhçal Tepe, Yumruçal, Ahlatlı Tepe, Kırmızı Tepe, Dumlupınar bölgesi, Altıntaş, Eskişehir hattı ve Simav-Gediz çevrelerinde geçmiştir.

Aşağıdaki piramite benzeyen dağ ( ilk 2 resim ) KARTEPE. Genellikle AYDIN bölgesinin oluşturduğu ve bir çoğunun şehit olduğu 57. Tümen bu tepede cesurca savaştı. En soldaki fotoğraf ise Yunanlı askerleri kovaladığımız ŞAPHANE dağı.

Dedelerimiz, bizler için, vatan için, ezan için, bayrak için, her türlü kutsalımız için severek şehadete koşmuşlardır ve Yüce kitabımız Kur’anı Kerimde Rabbimizin buyurduğu gibi : ”Bakara / 154. Ayet , Allah yolunda öldürülenlere sakın “ölüler” demeyin. Çünkü onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz. Âl-i İmrân / 169. Ayet, Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Aksine onlar diridirler ve Rableri yanında rızıklanmaktadırlar.” Dedelerimiz ahirette bu mükafatı almaya hak kazandılar, ama biz onlara layık torunlar olabildik mi ? Onları ziyaret ettik mi ? Dua ettik mi ? Onları unuttuk mu yoksa ?
Hepimizin mecburi yapması gereken en önemli cihad : Dedelerimizin bu destansı mücadelesini gelecek nesillere aktarmak olmalıdır.
Ata’sını, şehitlerini, tarihini unutan bir millet, istikbali planlayamaz.
Yeni Bilgiler ( 16.4.2026 ) :
Üçüncü ( 3’üncü ) Kafkas 11’inci Tümenin 16 Temmuz 1921 günü Nasuhçal Tepeden çekilmeden hemen önceki vaziyetini gösteriyor.
Solda 2’nci Tabur, sağda ise 3’üncü Tabur savaşıyor.
Hemen arkalarında da Eskişehir’den yardıma gelen 24’üncü Tümenin 143’üncü alayının 2 ve 3’üncü Taburlarını görüyoruz.
Görüldüğü gibi 2’nci Taburun bir kısmı Ahlat Tepeye bakan yamaçta bir kısmı ise Yunanların Taarruz İstikameti yazan yazıya bakacak şekilde savaşıyorlar.
3’üncü Kafkas ve 7’nci Tümenin Yunan çemberinden sırılmaları.
Nasuhçal, Ahlat Tepe ve Kırmızı Tepe Şehit ve Yaralılarının arkada bırakılıp Avdan köyüne çekilmeleri.
1F=12500 Yunan Askeri
2F=25000 Yunan Askeri demektir.
Bir de Yukarıya giden (Makasalan yazan köyün üzerindeki ok) Yunan 12’nci Tümeni olup burada da 12500 Yunan askeri vardır.
Yani toplamda 50 bin Yunan askeri vardır bölgede
3’üncü Kafkas ve 7.nci Tümenimizin azami mevcudu ancak belki 7 bini bulur.
Bu krokiler, Nasuhçal muharebesinde savaşmış Yüzbaşı Fahri Aykut’a 1935 yılında Genelkurmay tarafından yaptırılmış.

Nasuhçal tepesinde savaşan Türk Topçu subayları Top ile birlikte fotoğraf çektirmişler. Şehit dedem Ali de muhtemelen bu top’un yanlarında idi. Fotoğrafın arkasındaki yazılar da mürekkep ile yazılmış.Top’un bulunduğu alan hem krokide hem de dağlık arazide gösterilmiştir.


Nasuhçal muharebelerinde de savaşan bir topçu subayı dedemizin 85 yaşında iken anlattığı ve yazdırdığı savaş anıları ( Nasuhçal muharebelerini ilgilendiren anılar lacivert yazı ile yazılmıştır ) :
Babam – Cephelerde Bir Yaşam :
Annem, ağabeyimin bazı eksiklerini tamamlamak, evini derleyip toplamak için zaman zaman İstanbul’a giderdi. O yaz teyzem Seferihisar’a döndükten sonra, biz de ağabeyimle beraber İstanbul’a gittik. Orada annem biraz alışveriş yaptı. Ağabeyime yazlık bir kostüm, kendine de lezar siyah bir çanta aldı. Balıkesir’de asker ailelerinin kabul günleri olurdu. Bayramlarda büyük rütbeli subaylara ziyarete gidilir, iadeyi ziyaretler yapılırdı. Annem de ufak bütçesine rağmen çok şık giyinirdi. Balıkesir’e dönüşte bu siyah çantayı bir müddet karyolanın altında sakladık. Elbi-
seden de babama hiç bahsetmedik. Çünkü babam giyime kuşama önem vermez, israf olarak görürdü. On yedi yaşından beri cephelerde savaşmış bir kimsenin değer yargıları da değişiyor şüphesiz. Balkan, Çanakkale ve I. Dünya Savaşı’nda verilen kayıplar yüzünden orduda subay eksikliği olduğu için, onları Harbiye’nin son sınıfından alıp görevlendirmişlerdi. Önce İstanbul Rami’deki kıta talimgahında görevlendirilmiş. 3 Şubat1917 ‘de Kağıthane cephaneliğinin emniyet ve muhafazasına on yedi kişilik bir müfreze ile memur edilmiş. Babamın anlattığına göre Rumlar o dönemde cephaneliklere girip silah çalıyorlarmış. Aralık 1917’de asteğmen ve 24 Haziran 1918’de teğmen olmuş. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması yapıldıktan sonra İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemileri boğaza demirleyip topların namlularını Dolmabahçe Sarayı’na çevirmişlerdi. Bu anlaşma Osmanlı İmparatorluğu’nun idam fermanıydı. İstanbul’daki azınlıklar da çeşitli yerlerde gösteriler yapmaya başlamışlardı.Bir gün Kağıthane civarındaki Rumlardan yirmi-otuz kişilik bir grup “Zito Venizelos”18 diye bağırarak Rami’deki cephaneliğin olduğu tarafa doğru
gelmeye başlamışlar. Babam da havaya iki el ateş edip bunları dağıtmış. “Çil yavrusu gibi dağıldı kopiller,” diye anlatırdı. Ama bu grup boş durmamış, babamı İngiliz komiserliğine şikâyet etmişler. Bunun üzerine kırk kişilik bir müfreze ile Derince cephaneliğinin emniyet ve muhafazasına tayin
olmuş ve 15 Mayıs 1919 tarihine kadar burada görev yapmış. Babam bir gün bana “Ben Derince’nin tepelerinde çok ot yedim,” dedi. “Nasıl yani baba?” dedim. “ O günler çok zor günlerdi. İşgalin ıstırabı bir yandan, açlık sefalet bir yandan. Biz biraz iyiydik ama ailem ve pek çok kişi açlık yokluk içindeydi. Bu moral bozukluğu ile gezdiğim yerdeki otları yiyordum. Bunların biri zehirli çıksın da beni öldürsün istiyordum.””Baba o otlar sana iyi gelmiş bak, maşallah aslan gibisin “dedim.”Yaa öyle oldu galiba,” dedi.
Babam bunu anlattığında 85 yaşındaydı. Keşke daha önce anlatsaydı. Onu daha iyi anlayabilirdik. Çok genç yaşında orduya alınmış, savaş alanlarında, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide gidip gidip gelmişti. Dış görünüşe önem vermeyişi belki de bu yüzdendi.
Doğu Cephesi :
Babamın ölümle ilk karşılaşması Batum yakınlarında olmuş. Ama bu olayı anlatmadan önce o bölgenin tarihi olaylarını kısaca anlatmakta yarar var.
Doksan üç ( 93 harbi, Rumi takvime göre 1293, Miladi takvime göre 1878 ) Harbi diye anılan Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı ordusu yenildiğinden 1878 Ayestefanos Anlaşması ile Batum, Kars ve Ardahan Ruslara verilmişti. I. Dünya Savaşı’nda da Ruslar 1915 yılında Erzurum,
Trabzon ve Erzincan’ı da işgal ettiler. Bolşevik Devrimi ile Ruslar savaştan çekildiklerini ilan edip 1917’de, işgal ettikleri tüm bu vilayetleri, Batum da dahil Osmanlı Devleti’ne bıraktılar. Ne var ki I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı yenik sayılınca 30 Ekim 1918 Mondros Anlaşması ile Batum ve
doğu bölgeleri İngilizlerin kontrolüne girdi. 14 Nisan 1919’da İngilizler bu bölgeleri Ermeni ve Gürcülere bıraktı. Bu olaydan bir ay sonra 15 Mayıs 1919’da babamın Derince’deki görevi bitip Kazım Karabekir Paşa’nın 15. Kolordu’ya bağlı 3. Kafkas Tümeni’ne tayini çıktı. Gemi ile önce
Trabzon’a geldi. Babam, “Annem bana soğuk yere gidiyorum diyerek yünden çoraplar, çamaşırlar, kazaklar hazırlamıştı. Limana ayak bastığımda bavulumu çaldırdım, dımdızlak birliğime katıldım,” diye anlatırdı. Mondros Antlaşması’nın silah bırakma hükümlerine uymayan ve birliklerini dağıtmayan Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa emrindeki 15. Kolordu, Deli Halit Paşa komutasında 24 Ekim 1920’de taarruza geçip Kars’ı geri aldı. Ermeniler yenilgiyi kabul ettiler ve 3 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması imzalandı. 23 Şubat 1921’de Ardahan, Çıldır ve Posof kazaları da Gürcü işgalinden kurtarıldı. 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile Sovyet Rusya bugünkü sınırları tanımış oldu. Bu antlaşmalarla, Kars ve Ardahan ile Aras’ın doğusundaki Sürmeli ve Batum’un güneyindeki Artvin Türkiye’ye bırakıldı. Böylece, Batum yerine Artvin dahil edildi. Buna karşılık, Batum, Acara ve Çürüksu toprakları Gürcistan tarafında kaldı. Babam 1919 yılından 1921 yılına kadar Doğu cephesindeki 3. Kafkas Tümeni, 3. Topçu Alayı, 4. Bölükle Artvin ve Ardahan civarındaki tüm savaşlara katılmıştı. “Kardan kapanmış bir tarafı dağ diğer tarafı uçurum olan yollardan geçerken, öne katırları koyar, biz de arkasından onları takip ederdik. En uygun ve tehlikesiz yeri sezip oradan geçtiği için katırlar rehberimiz olurdu,” diye anlatırdı.
İşte tam Moskova Antlaşması’nın imza edildiği sırada 16 Mart 1921 gecesi babama Batum’a gitme görevi veriliyor. O günü babam şöyle anlatırdı. “Yanıma birkaç asker aldım, gece yola çıktık. Ormanların, vadilerin arasından geçerken birden önümüze silahlı Gürcü çeteleri çıktı. Meğer o arada Moskova Antlaşması yapılmış ve Batum’u Gürcülere bırakmışız.
Biz ne yapacağımızı düşünürken onlar devamlı “Silah tök!” diye bağırıp duruyorlardı. Karanlıkta kaç kişi olduklarını da kestiremiyorduk. Derken gerilerden biri ‘Strilay!’ diye bağırdı. Yanımdaki er “Ateş emri verdi komutanım kaçalım,” dedi. O sırada ateş emri alan süngülü düşman eri, tüfeğine mermi sürmek için bir adım geriledi. Biz de bundan faydalanıp yandaki hendeklere atladık. Arkamızdan bir ateş furyası başladı ama biz gece karanlığından faydalanıp kaçtık. Ateş emri alan askerler ateş etmek yerine süngüyü dürtselerdi biz çoktan ölmüştük.” İşte babamın ölümle ilk yüz yüze gelişi bu şekilde olmuştu.
Batı Cephesi Babamın ikinci ölümle karşı karşıya gelmesi ise Sakarya Savaşı’nda topçu teğmeni iken olmuş. Bunu da şöyle anlatmıştı.
“3. Kafkas tümeninin birlikleri Gümrü ve Moskova Antlaşmalarından sonra 4 Nisan 1921’den itibaren 27 Mayıs’a kadar Batı cephesine gönderilmeye başlandı. Birlikler kısım kısım gemilerle Trabzon’dan İnebolu’ya gönderiliyordu. Bu birliklerden birine de ben komuta ediyordum. Askerleri eksiksiz İnebolu’ya teslim etmek gerekiyordu. Ordu 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri sürekli çeşitli cephelerde savaşmaktaydı. İnebolu’ya giden askerler de yeniden savaşa katılacaklarını biliyorlardı. Yorgunluk, moralsizlik ve ümitsizlik yüzünden birliklerinden kaçanlar çok oluyordu. Ben nasıl düşündümse yanıma bol miktarda cevizli sucuk almıştım. Her akşam bu cevizli sucuğu onlara dağıtıyor, bu da onların çok hoşuna gidiyordu. “Yaşa Arif Efendi de köme yedirdi bize,” diyerek oyunlar oynuyorlardı. Böylece sucuklarla, oyunlarla İnebolu’ya ulaştıklarında askerler “Ah Arif Efendi bize oyunettin,” diye sitem ettiler. Birliğimi teslim ettiğimde görevli “Kaç firarın var?” diye sorduğunda “Hiç firarım yok!” dedim. Herkes şaşırıp kaldı.’’

“Sakarya Savaşı’nın birinci safhası 1921’in Haziran-Temmuz aylarındadır. Biz İnebolu’dan İhtiyat Tümeni ile Kütahya, Çekiler İstasyonu’na gece yarısı intikal ettik. Ben bindirme komutanı idim. Birliklerin tamamı gelince Nasuhçalı’ya geldik ve geceyi ormanda geçirdik. 23 Ağustos günü düşman, 1. Kolordu’su ile bize yüklendi. Biz de cevap verdik. Taarruz durdu. Tümen esas mevziinde kalması gerekirken 3 km ileri gitmişti. Ertesi gün tümen kuşatılmaya başlandı. Düşman sağ cenahtan ilerledi. Tümen esas mevzide tutunamayıp geri çekilmeye başladı. Ben durumu fark edince geri çekilme emri gelmeden topları kurtarmak amacı ile hayvanları top başına getirtip yükletmeye başladım. Çünkü topların yüklenmesi epey zaman almaktaydı. Tabur komutanı ‘Niye topları yükledin?’ diye çıkıştı.
O sırada tümenden atlı bir haberci bize geri çekilme emrini getirdi. Gündüz vakti 12. tümenin geri çekilebilmesi için yürüyüşe geçtik. Yunanlılar takibe başladı. Sandıközü’nde tümenin çekilişini sağlamak için açık alanda mevziye girdik. Düşman süvarisi yandan bataryaya doğru dörtnalla geliyordu. Düşman piyadesi ise bize cepheden iki yüz metre kadar sokulmuştu. Cephanemiz bitmişti. Son mermiyi attık ama topların kurtarılmasının imkânı yoktu. Batarya mürettebatı esir olmak durumundaydı. Top bulunur ama insan bulunmaz diyerek topları kullanılamaz duruma getirdik. Ateş altında kama ve nişangahları aldık. Taşınamaz durumda olan üç yaralı erimizi düşmana bıraktık. Batarya komutanı şok oldu. Hemen inisiyatifimi kullanarak geri çekilme emri verdim. Ormana daldık. Böylece hem 12. Tümenin çekilmesi sağlanmış oldu. Hem de yüz kişilik batarya esir olmaktan kurtuldu. Bunun üzerine tümen komutanı Albay Nuri Bey şifahi tebriklerini ve teşekkürlerini bildirdi.
Bundan sonra 1. Süvari Tümen Batarya komutanlığına tayin edildim. Bu tümenle bir yıl sonra son taarruza katıldık.”“Sakarya Savaşı yirmi iki gün yirmi iki gece adeta bir boğuşma şeklinde
sürdü. Öyle ki iki saat içinde göğüs göğüse yapılan çatışmalarda 21 subay 450 er şehit verdik. Adeta kan gölünün içinde çarpışıyorduk . Her iki tarafta çok kayıp vermişti. Biz elimizdeki bir birliği, karşı tarafa olduğundan daha büyük göstermek için dağın etrafında döndürüp durduğumuzu hatırlıyorum.Bu savaş Türk tarihinin kırılma noktalarından biri olduğu kadar, İnönü Savaşı’ndaki gibi makus talihinin bir kere daha kırıldığı bir savaştır. Mustafa Kemal Paşa’nın ‘hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır’ emriyle her karış toprağı çarpışa çarpışa düzenli bir şekilde güvenli bir savunma mevzii olan Sakarya Nehri’nin gerisine çekildik. Bu arada Eskişehir’i içimiz kan ağlayarak düşmana bırakmak zorunda kaldık. Ama bu Satranç oyunundaki veziri verip şah mat diyebilmek için yapılmış bir hareketti. Savaşta yeri geldiğinde geri çekilme emrini veren komutanlar büyük komutanlardır. Yunanlılar da çok yorulmuşlardı, bize saldıracak halleri kalmamıştı.Onlar da Sakarya’nın batısına çekilip savaşı bıraktılar. Sakarya Savaşı’nın en yoğun çarpışmalarının devam ettiği günlerde çarpışa çarpışa Sakarya Nehri’nin doğusundaki mevzilerimize geri çekiliyorduk ki benim yan tarafımda biraz ilerimizdeki top isabet aldı. Kollar bacaklar havaya uçtu. Yerde büyük bir çukur açıldı. Ben hemen yandaki o çukurun içine mevzilendim. İki dakika sonra benim ayrıldığım yere bir top mermisi düşmez mi? Orada kalsaymışım ben de havaya uçacaktım. İki dakikayla kurtulmuştum. Zaten savaşta her dakika ölümle tokalaşıyorduk. Bu da benim Azrail’le ikinci kez selamlaşmam oldu,’’ diyerek Sakarya
Savaşı’ndaki önemli anılarını bitirdi.
Büyük Taarruz :
Babam Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda Kütahya, İnönü, Kazancı,
Bursa ve Bandırma civarındaki tüm savaşlara katılmıştı. Bu savaşlardaki
bazı anılarını da şöyle anlattı.
“Büyük Taarruz bir baskınla başlayacaktı. Düşman bizim kuzeyden saldıracağımızı zannediyordu. Çünkü esas birliklerimiz kuzeydeydi. Ağustos ayı başlarında biz ve kuzeydeki birliklerin çoğu gece yürüyerek, büyük bir gizlilikle, on iki günde güneydeki mevzilerimize yerleştik. Düşmanın bizi
fark etmemesi için atların ayaklarına bezler sarıp gündüz saklanıp gece yürümüştük. Saklanacak yere yetişebilmemiz için zaman oldu ki ancak beş dakikalık uyku molası verilirdi. Yere oturur oturmaz hemen uykuya dalardık. 26 Ağustos 1922 sabahı tan yeri ağarmadan ateş emri aldık.
Cephe boyunca top sesleri aynı anda gürlemeye başladı. Sanki gökyüzü çatlıyordu Batarya komutanı Yzb. Fahri Ateşalp ve ben düşmana bütün gücümüzle yükleniyorduk. Biz bütün çarpışmalar boyunca toplarımızı sipere sokmadan açıktan düşmana ateş açan tek bataryaydık. Düşman ne olduğunu şaşırdı. Tam bir baskına uğramıştı. Topçularımızın üstün başarısı düşman topçularını ateş edemez duruma getirmişti. Topçu atışları kesildikten sonra piyade hücumu başladı. Düşmanın aylarca kat kat dikenli tellerle tahkim ettiği, geçilemez denilen mevzilerini Mehmetçiğin bir anda yerle bir ettiğini, üzerinden aşıp şahin gibi düşmana saldırışını görmek müthişti. O nasıl bir iman gücüydü yarabbi,’’ diyerek sözlerine ara verdi. Bu arada ben şu olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Yunan komutanı Trikopis esir edilip Mustafa Kemal’in yanına getirildiğinde kendisine şu soruyu sorar “ Biz savaşa başladığımızda niye sizin topçularınız bize karşı ateş açmadı? Bunu çok merak ediyorum.” der. Trikopis de “Sizin topçularınız bizim koordinat veren gözcüleri hedef alarak etkisiz hale getirdiler, telefon hatlarını da tahrip edince topçularımız ateş açamaz duruma düştü.
Atatürk bunu duyunca Türk topçusunu ayrıca tebrik etmiştir. Babam bu anılarını anlatırken o günleri yeniden yaşıyordu. Ben de İstiklâl Savaşı’nı gösteren filmlerde, topların ateşlendiği sahneleri gördüğüm anda, babamın anlattıklarını hatırlar ve gözyaşlarımı tutamam. Hiçbir ikbal beklemeden, canlarını, kanlarını ortaya koyup vatanı kurtarmak için savaşan, o vatan evlatlarını düşünürüm. Ümidini yitirmiş, savaşlardan yılmış bir ümmetten, dipdiri bir millet çıkaran vatanseverlerdi onlar. Nur içinde yatsınlar.
Takdirname :
Babam anılarına şöyle devam etti. “Herkes İstiklâl Savaşı’nın 9 Eylül’de İzmir’i almakla bittiğini sanır ama aslında savaş 18 Eylül’e kadar sürmüştür. Düşmanı Ege’de denize dökmüştük ama iş daha bitmemişti. İzmir’i kurtardığımız gibi Bursa ve Bandırma’yı da kurtarmamız gerekiyordu.
Eskişehir ve Kütahya’da Yunanlıların 3. Kolordusu sapasağlam duruyordu. Halit Paşa’nın devamlı taarruzları yüzünden Afyon’daki savaşa katılamamıştı. Düşmanın, Dumlupınar’da yenilgisinden sonra yardıma gitmek üzere güneybatıya yönelmişse de 3. Kolordu ve Mürettep Süvari Birlikleri önünü kesmiş ve Bursa’ya doğru geri çekilmek zorunda kalmıştı.’’
“30 Ağustos sabahı bizim tümen Çal-Yağcılar bölgesine ilerledi. Gediz- Altıntaş-Kütahya yolunu keşifle görevlendirildi. Kütahya, Gediz yolunda düşmana rastlanmadı. Daha sonra Belova gediğinden düşmanın batıya geçişini engellemek, hâkim tepeleri almak üzere yapılan muharebelere katılmak için Çal Dağı’nda bekledik. Tümenler Çal Tokul bölgesinde Kızıltaş vadisini kapatarak düşmanın batıya geçmemesine çalışıldı.’’
“30 Ağustos’ta düşman hezimete uğramış, Mustafa Kemal Paşa’nın ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir.’ emri ile Nurettin İbrahim Konyar (Sakallı) Paşa komutasındaki 1. Ordu güneyden Uşak-İzmir yolunda ilerlerken, 2. Ordu komutanı Yakup Şevki Paşa da ordusuyla kuzeye
yönelmişti. 31 Ağustos’ta Kütahya’yı, 2 Eylül’de Eskişehir’i 3. Mürettep Süvari tümeni almıştı. Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu ve onun 1. Süvari tümeni ve mürettep süvari tümeni, düşmanın Gemlik Mudanya ve Bandırma’dan kaçmasını önlemek amacıyla hızla ilerliyorlar-
dı. Bir yandan Gemlik’i almak için Deli Halit Paşa idaresindeki Kocaeli Grubu, bir yandan Gemlik ve Bandırma’dan gemilerle kaçmaya çalışan düşmanın 3. Kolordusu diğer yandan Türklerin 3. Kolordusu, bu üç kolordu Marmara’nın güneyinde öyle bir kapıştılar ki cehennem dense
yeridir. Bu öyle bir boğuşma öyle bir boğazlaşmaydı ki anlatılır gibi değil.
Düşman topçuları birliklerinin gemilere bir an önce binebilmesi için Türk birliklerini yaklaştırmamaya diğer yandan Türk birlikleri de hâkim tepeleri süngüleri ile birer birer alarak düşmanı Bandırma’dan denize dökmeye çalışıyorlardı. Bu daracık alanda tam bir can pazarı yaşanıyordu.’’
“Ben 3. Kolordunun Mürsel Bakü komutasındaki 1. Süvari Tümeninin Batarya subayı idim. Böyle çarpışa vuruşa son hızla Bursa-Mudanya hattına ulaşmaya çalışıyorduk. Çok sayıda esir almıştık ama düşman kolordusu düzenli bir şekilde çarpışarak düzgün bir şekilde geri çekiliyordu. Esirler o kadar çoktu ki bunları teslim edeceğimiz yere emniyetli bir şekilde götürebilmemiz için birliğin önüne koymuştuk. Köylerden geçerken tuhaf şeyler oluyordu. Türk askerini karşılamak için dağlardan köye inmiş olan köylüler, önde esir aldığımız Yunan askerlerini görünce yine dağlara kaçıyorlardı. Durumu anladıklarında da önümüzü kesip üzengilerimizi öpmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden sık sık attan inmek zorunda kalırdım.”
Babam düşmanı kovalarken gördüklerini gözleri dolarak anlatırdı. O günleri tekrar tekrar yaşıyor gibiydi. Duyduğu acıyı gözlerinden okuyordum. Anlatmaya dili varmıyordu ama benim soru soran bakışlarımı görünce devam etti. “Köylere vardığımızda manzara korkunçtu. Yunanlılar terk ettikleri köyleri ateşe veriyordu. Camilerin içinde yanmış kadın, erkek ve çocuk cesetleriyle karşılaşıyorduk. Kaçarken her tarafı yakıp yıktıkları gibi insanları akla gelmedik işkencelerle vahşice öldürdüklerini görüyorduk. Yenilmişliğin acısını masum insanlardan çıkarıyorlardı.
Korkak ve ezik olan zalim olur zaten. Bu manzara karşısında içimiz kan ağlıyor onun için gece gündüz demeden çarpışa çarpışa Bursa’ya ulaşmaya çalışıyorduk.’’
“10 Eylül günü Deli Halit Paşa Gemlik’i, Şükrü Naili Paşa da Bursa’yı aldığı sırada benim birliğim de Bursa-Mudanya hattını kesmişti. İşte tam bu sırada Bursa’dan Mudanya’ya doğru hızla gelen bir otomobil gördük. Ben ve Yüzbaşı Fahri Ateşalp silahlarımızı çekip çalıların arasından fır-
ladık. Arabanın önünü kestik. İçindeki kişi Bursa’da bulunan II. Yunan Tümeninin Kurmay Başkanı imiş. Kurmay Başkanı bu kadar çabuk buralara gelemeyeceğimizi tahmin etmiş olmalı. Bursa’daki tümenlerine çekilme emri verip kendisi de kaçıyormuş anlaşılan. Bu kişiyi esir alıp
gereken yere teslim ettik. Bundan sonra düşman kaçar biz kovalar misali önce topçular tara-
fından dövülen tepeler piyadelerin boğaz boğaza süngü hücumlarıyla alınarak Bandırma Akçapınar önlerine geldik. Burada şiddetli bir topçu muharebesi yaptık. Benim elimde iki kudretli cebel topu vardı. Düşmanla saatlerce çarpıştık. Sonunda düşman on topunu, kamalarını bile çıkartamadan kaçmak zorunda kaldı. O zamanlar top çok kıymetli idi.
Bu muharebede bilfiil ateş altındaki başarımdan dolayı T.B.M.M. beni bir takdirname ve iki maaş ikramiye ile ödüllendirdi. Bizim birlik 17 Aralık 1922 günü Bandırma’nın Çarık Köyü’nde saat 17.00’de son kurşunu attı. 18 Eylül’de de Erdek kurtuldu ve Kapıdağ yarımadası düşmandan
temizlendi.” diyerek anılarını bitirdi. Daha sonraki yıllarda babam “Niye soyadımı Akçapınar olarak almadım,’’ diyerek çok üzülürdü.
Evlilik :
Bandırma’dan sonra babamın birliği Bursa’ya oradan da eşkıya kovalıyoruz bahanesi ile Şile’ye kadar geliyor. İngilizler de Pot deresine kadar çekiliyor. Babamın tümeni iki kılıçlı ve iki mızraklı alaydan oluşmaktaymış. 3 Ekim 1922’de başlayan Mudanya Müzakereleri sırasında orada bekleyip daha sonra Ahmetli’ye kadar iniyorlar. Müzakereler devam ederken 7 Ekim 1922’de İngilizler Şile’yi terk ederek Ahmetli’nin gerisine çekiliyorlar. Bu arada babam İngiliz bölgesinde kalan Beykoz’a kadar uzanan alanlarda, saman satıcısı kılığında keşiflerde bulunuyor. “İkide bir önümü İngilizler keserdi,” diye bana anlatırdı.
Rumların çoğu Yunanlıların yenilip Anadolu’dan çekilmesi sonrası Şile’den kaçtılar. Yunan başbakanı Venizelos’un Lozan’da Rumlarla Türklerin mübadele (değiş tokuş) edilmesini istemesiyle de bir daha yerlerine dönemediler. Yunan Devleti Anadolu’daki ırkdaşlarına çok kötü bir oyun oynamıştı. Tabii Rumeli Türkleri için de aynı şey geçerliydi. Ama hiç ol-
mazsa onlar, anayurtlarına dönmüş oldular. İnsanlara bu çileleri çektiren siyaset ve siyasete karışan din adamlarına ne demeli?
Bin senedir bir arada yaşamasını bilen bu insanlara yazık değil miydi? Dini duyguları, insanları
kendi arzuları doğrultusunda bir manipülasyon aleti olarak kullanmanın dünyadan geçtik de ahirette bir cezası var mı acaba?
11 Ekim 1922’de ateşkes görüşmeleri uzlaşma ile sonuçlandıktan sonra babamın birliği burada yedi-sekiz ay, Lozan Antlaşması’na bir iki ay kalana kadar Şile ‘de kalmış. Bu dönemde babam, annesini Şile’ye getirtmiş. Üç yıldır savaşlarla boğuşan oğlunu görememiş bir annenin sevincini tahmin edersiniz. Babam, annemlerin karşı komşusu Gülfem Hanımların evinin bir odasını kiralamış. Babaannem de hemen babamı baş göz etmeye çalışıyor o sıralar. Gülfem Hanıma buradaki iyi aile kızlarını soruyor. O da karşı komşu Hafız Şevki’nin yetişkin bir kızı olduğunu söylüyor. Babaannem, Feride Hanımla (anneannem) ile tanışıyor. Annemi gördüğünde de onu çok beğeniyor. İş, annemi babama göstermeye kalıyor. Annemlerin evi cadde üstünde olduğundan, her akşam aynı saatte babam ve yanındakiler atla kapının önünden geçiyorlar. Onların geçtiği
sırada annemin dayısı mendilini ıslatıp şunu dışarı asıver diye annemi dışarı gönderiyor. O sırada babam annemi görüp beğeniyor. Başka bir gün de annem babamı atın üstünde görüyor uzaktan. O zamanlar muzaffer bir ordunun kahramanları olarak pek gözde idi bu subaylar sanırım. Şile’de
düğünleri yapılıp annem, dedemin Beşiktaş’ta yeni aldığı evimize gelin geliyor. Tesadüfe bakın ki annem ve babam, Avanos’ta aynı mahallede yaşamış iki kişinin, birbirlerini hiç tanımayan torunlarıydı






































